PRENS VE BEN

Çıkarsız sahiplenme duygusunu en içten hissettiğim varlık evimizin beşinci üyesi can dostumuz ‘’ PRENS’’

İsmini 2012 yılında kaybettiğimiz ilk kedimiz İran menşeili PRENS’ten aldı. İlk kedimiz Prens’i kızlarımın ısrarı ile küçük bir yavru iken sahiplenmiş o zamanlar 11 yaşlarında olan ortanca kızımın pencereden düşmesin korkusu ve bir anlık refleksi ile 5-6 aylıkken bir düşme sonucu kaybetmiştik.

Bu üzücü hadise karşısında hepimiz özellikle de ölümünde kendisini sorumlu hisseden kızımız oldukça üzülmüştük. O gün eve bir ültimatom vermiş bir daha kedi sahiplenme konusunun bu evde konuşulmamasını söylemiştim.

Bu oldukça sert ültimatomumun üzerinden 7 yıl geçmişti ki kızlarımın zayıf anımı kolladıkları bir anda bugün birlikte yaşadığımız ikinci kedimiz Prens’in ailemizin bir üyesi olma gerçeğini istemeyerek de olsa kabul etmiş, daha önce defalarca reddettiğim ısrarlara o gün teslim olmuştum.

Prens’in Mezitli tarafında bir arkadaşın tavsiyesi ile bir aileden sahiplenmeye gittiğimizde sırnaşışını, ortada gezen iki veya üç aylık 3 yavru kediden sanki beni alın dercesine paçalarıma dolaştığını daha dün gibi hatırlıyorum. On belki on beş dakika süren sohbetten sonra bizden evinde içinde dolaşan bazen paçalarımıza sırnaşan İngiliz menşeili üç kardeş yavrudan birisinin tercih edilmesi istenmişti. Aramızda yaptığımız bir fikir alışverişinden sonra ısrarla ve sıkça bize sırnaşan sarı kül rengi karışımı minik yavruyu, evimizin yeni neşesi olacak kedimiz Prens’i tercih etmiştik. O günden bugüne aradan neredeyse 5 yıl geçti ve Prens, Mayıs’ın 26’sında 5 yaşını bitirecek.

Ben merhamet derinliğimi Prens öncesi ve sonrası olarak tanımlıyorum.

Prens öncesinde elbette sığda olsa bir merhamet derinliğimiz vardı. Ancak bu sığ merhamet derinliğimiz insanlığımızı, nemelazımcılığımızın getirdiği umursamazlık nehrinin kayaçlarına tutunup yukarıya vicdansızlığın derin denizlerinden kıyıya çekmede yetersizdi.

Misal, önceleri sokakta yaralanmış bir kedi, köpek görsem sadece üzülür geçer giderdim. Bunun bir can olduğunu düşünmez sonuçta ne de olsa bir hayvan der aldırış etmez, bir ölümün ‘’bir hayatın bitişi’’ olduğunu düşünmez hissettiklerim kendi ruh dünyamda bir karşılık ifade etmez içimi çok fazla acıtmazdı.

Prens, ruhsal dünyamı değiştirirken aynı zamanda canlı türü olarak ne varsa her çeşidiyle empati kurmamı sağlayan nefes alan her şeye ‘’ saçak altı’’ olma hissiyatını bahşeden insan olmanın dayanılmaz sorumluluğunu hatırlatandı.

Bir köy çocuğu olarak köyümüzde kedi, köpek kovalayan bazan onlara zarar veren çocukluluğumla yüzleşmemi sağlarken yıllar sonra bir yerlerde kaybettiğim belki de hiç farkına varamadığım ‘’ MERHAMET’’ adlı bir duyguyu çıkarttı bana.

Merhametin yalnızca acımaktan ibaret olmadığını aynı zamanda incitmemek, acıtmamakta olduğunu, yok olmaya yüz tutmuş insanlığımı, zamanın ruhuna uyup budayarak körelttiğim şefkati, sıradan gördüklerimin ne kadar sıra dışı olduğunu sıra dışı gibi görünen şeylerin ise ne kadar sıradan olduğunu öğretti bana.

Örneğin bir türlü beceremediğimiz kapsayıcı kucaklayıcılığı, Ağustos’un bitimiyle sararmaya yüz tutmuş arsız ayrık otu, sarı deve dikeninin, solmaya yüz tutmuş boynunu bükmüş nazlı kırmızı gelincik çiçeğinin, renk cümbüşüyle bir çocuk gibi kucaklaşan karışık beyaz sarı papatyaların ve dahi birbirine benzemeyen onlarca farklı bitki varyasyonunun tüm bu farklılıklarına rağmen birlikte yaşama, birbirlerine tahammül etme ve tüm farklılıklarına rağmen insanlık olarak bir türlü beceremediğimiz hoşgörü ve bir arada yaşama refleksini nasıl becerdiklerini düşündürdü bana.

Geçmişte hep sıradan gördüğüm küçük bir canlının ne kadar sıra dışı olduğunu; dünyamı, yaşam alanımı, insanlara bakış açımı ne kadar değiştirdiğini düşündürdü bana.

Yunus’un ifadesiyle ‘’ biri gelir seni sen eder, biri gelir seni senden eder.’’ Bugün birinin gelip beni ben ettiği, yolda gördüğü bir karıncayı ezmemek için dahi yol değiştiren bir ben var artık.

İşte beni ben eden o birisi kedim ‘’ PRENS’’

Ve ben çok şey borçluyum ona…